20 Kasım 2009 Cuma
nihilist hastalık amareleri
sebebinden muzdarip yatak döşek seren grip (bkz: h1n1) salgını neticesinde keşfettiğim bir film. izlenesi, düşünülesi, geçen anın değerinin anlaşılası ve durup birkaç saniye nefeslerin tutulası olası sonuçlarıdır.
imdb linki nde gerekli teknik bilgiyi zaten bulacağınızdan ben direk kişisel kanaate geçiyorum.
aralarında binlerce kilometre olan iki insanın, "ki ikiside birbirinden dengesiz ve hastalıklı ruhlara sahipler" aniden, birden bire arkadaşlık etmelerinin garip öyküsü. biraz tim burton tadında olabilr, çizimleri ve özellikle hatun kişinin "mary" yaşamını gördüğümüz anlarda olmasada, yaşlı amcamızın hayatında bun sık sık görmekteyiz. tim burton işaretlerinden, hastalıklı kedi, ölen balıklar, sayko komşular ve ruhsal bunalımlar kendisini sık sık göstemekte. ayrıca yine tim burton da görebileceğimiz, "odamdayım, mutsuzum" alametlerinin çoğuda mevcut kendisinde. sürekli destek almak için gittiği nietzsche bıyıklı doktorunun alman asıllı olması nasıl bir göndermedir tartışılır ancak, birçok giydirmeye muhattap olabileceğinzi bir eser.
ikili ilişkilerde, aile bağlarında veaşk, sevgi, cinsellik, sex, pornogrofi, sadakat, inanç gibi insani değerleirn hepsinde iki deki (bkz:deli) nin saf ve içten yazışmalarını görmek oldukça zevkli. film başlı başına bir bunalım öncesi kendine gelme konusu olarak yeryer amelie tadı versede, seyri rhat, sonrası etkili bir stop-motion animasyon.
15 Eylül 2009 Salı
once

bazen onun gerçek olduğunu sanırsınız, bazense gerçek olduğuna inanırsınız. ama genellikle o gerçek olmaz, yada yalandan öteye gitmez.
bazen, bir ses duyarsın ve herşeyden vazgeçersin.
bazense sadece vazgeçtiğini sanırsın. oysa hala pencereni açarsın her sabah, o diye sarılırsın birilerine.
ama bir melodi duyduğunda, bir ses yada, yada bir çiçek kokusu biryerlerden gelince aklına,
sadece susar ve uzaklara bakarsın.
öldürmemek için hiçbir merhabayı, sadece susarsın içinden tüm hoşçakalları...
48836
aşk çifteleşme arzusunda
(sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku)
duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur
(bir tek kadınla sınırlı olan bir arzu)

bu uzaklık sadece zamanı geçirmedi
dedimki kendi kendime, hadi artık çık o yolculuğa
ve sadece ellerini ve bileklerini ve dirseklerini ve filmleri unut.
unuttuğun her satırda bir hikaye gizleme artık.
bak göz, bak ten, bak ruh.
hepsi iç içe.
umut bazen oradadır, bazense orada olduğu sanılır..
darmadağınık birşeyler bıraktığında ardında, içindeki nefes, işte o, tüm parçalarıyla bir bütüne doğru..
tüm zerreler bir araya gelmeye başladığından beri, şimdi bak yağmur..
parçalarını birleştiriyorum duyduğum tüm kelimlerin.
hala içimde misin, yoksa gördüğüm boşluğun mu?
yoksa sadece duyumsamaya çalıştığım bir değişim mi?
neden hiçkimse sadece bakabilen değil, yada bakmadanda görebilen?
yoksa hala her kelimenin sahibi mi var?
yoksa hepsini bir kitaba önsöz olsun diyemi söylüyorum
yaptıklarım ve yapacaklarım
ve kavgalarımda yüzüme inan darbeler gibi -ki acıtmadı hiçbirisi, sadece öldürmüştü- hazırlıklıyım hepsine..
defalarca ölmüştüm, ama asla o uçurumdan atlamadım
gökyüzü siyaha dönüştüğünde,
ve kayalar yerlerinden oynadığında,
sadece bütüne giden zerreler gibi, eksikleri tamamlaması için,
büyüten,
unutturan herşeyi..
yalın zaman yalnızlıklarında üçüncü çoğul şahıs olamadım oysaki
annemin karnında ölen kardeşlerimin günahını yaşamaya başladığım günden beri,
içimdeki -onların- parçaları birer ölüm gibi sunuldu bana
ve ben aynadaki aksimle iterken herşeyi,
kaçını intahar ettim bileklerimle
kestiğim sadece dokunduğun yerlerdi
akansa izleri

"son satırına gelince kitabın, adam okumaktan vazgeçti ve kapattı kapağını,
çünkü biten herşey, başlangıcına atılmış imzalardı yeni bir hikayenin.."
(sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku)
duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur
(bir tek kadınla sınırlı olan bir arzu)

bu uzaklık sadece zamanı geçirmedi
dedimki kendi kendime, hadi artık çık o yolculuğa
ve sadece ellerini ve bileklerini ve dirseklerini ve filmleri unut.
unuttuğun her satırda bir hikaye gizleme artık.
bak göz, bak ten, bak ruh.
hepsi iç içe.
umut bazen oradadır, bazense orada olduğu sanılır..
darmadağınık birşeyler bıraktığında ardında, içindeki nefes, işte o, tüm parçalarıyla bir bütüne doğru..
tüm zerreler bir araya gelmeye başladığından beri, şimdi bak yağmur..
parçalarını birleştiriyorum duyduğum tüm kelimlerin.
hala içimde misin, yoksa gördüğüm boşluğun mu?
yoksa sadece duyumsamaya çalıştığım bir değişim mi?
neden hiçkimse sadece bakabilen değil, yada bakmadanda görebilen?
yoksa hala her kelimenin sahibi mi var?
yoksa hepsini bir kitaba önsöz olsun diyemi söylüyorum
yaptıklarım ve yapacaklarım
ve kavgalarımda yüzüme inan darbeler gibi -ki acıtmadı hiçbirisi, sadece öldürmüştü- hazırlıklıyım hepsine..
defalarca ölmüştüm, ama asla o uçurumdan atlamadım
gökyüzü siyaha dönüştüğünde,
ve kayalar yerlerinden oynadığında,
sadece bütüne giden zerreler gibi, eksikleri tamamlaması için,
büyüten,
unutturan herşeyi..
yalın zaman yalnızlıklarında üçüncü çoğul şahıs olamadım oysaki
annemin karnında ölen kardeşlerimin günahını yaşamaya başladığım günden beri,
içimdeki -onların- parçaları birer ölüm gibi sunuldu bana
ve ben aynadaki aksimle iterken herşeyi,
kaçını intahar ettim bileklerimle
kestiğim sadece dokunduğun yerlerdi
akansa izleri

"son satırına gelince kitabın, adam okumaktan vazgeçti ve kapattı kapağını,
çünkü biten herşey, başlangıcına atılmış imzalardı yeni bir hikayenin.."
bir nedeni yok sadece yazdım
tenimdeki her bir yer düşünü p duruyor, değdiği anın kutsallığını. bakıyorum usulca kapı aralığından, görünür bişey yok aslında belki ama, bir sessizlik, ve izler sadece...
neyse, sadece yalınayak bir kız çocuğu ıslak çimenlerin üzerinde dolaşıyor. masum henüz, hiç ö pülmmeiş avuç içleri var hemde. birden bire büyüyor ve bir kadın olduğunda farkediyor aslında yaşamıyor olduğunu. bu da değil önemli olan.
önemli olan, sadece yaşamış olması. ve kutsamış olmsı parmak uçlarının değdiği her yeri.
tekrar etmek istiyorum, tekrar yazmak istiyorum, aklında kalsın..
önemli olan, sadece yaşamış olması. ve kutsamış olmsı parmak uçlarını değdiği her yeri.
bu başka birşeye benzemiyor, bu yazıda öyle..
yada ben, yada bakışlarım, yada düştüğüm yer daha sert sanıırm.
ama kimse, hemde hiçkimse onun kadar olmaz sanırken, onun aslında bir hiç olduğunu anlamam ve bla bla bla..
bakın ve unutun bunu,
okumayın bile bundan sonrasını daha önemli bişey yok.
peki madem siz istediniz..
..
..
..
sadece durmuş olmak için bile durmak güzel tüm kelimelerinin yanında.
"bak gördünmü damiştim noktasız uzun cümleler yazıyorum diye."
peki ne oldu şimdi. size okumamanız konusunda öneride bulunmştum ama.. inanın bundan sonrasında hiç bişey yok.
sadece siyah beyaz bir film izledim, bi gün anlatırım..
neyse, sadece yalınayak bir kız çocuğu ıslak çimenlerin üzerinde dolaşıyor. masum henüz, hiç ö pülmmeiş avuç içleri var hemde. birden bire büyüyor ve bir kadın olduğunda farkediyor aslında yaşamıyor olduğunu. bu da değil önemli olan.
önemli olan, sadece yaşamış olması. ve kutsamış olmsı parmak uçlarının değdiği her yeri.
tekrar etmek istiyorum, tekrar yazmak istiyorum, aklında kalsın..
önemli olan, sadece yaşamış olması. ve kutsamış olmsı parmak uçlarını değdiği her yeri.
bu başka birşeye benzemiyor, bu yazıda öyle..
yada ben, yada bakışlarım, yada düştüğüm yer daha sert sanıırm.
ama kimse, hemde hiçkimse onun kadar olmaz sanırken, onun aslında bir hiç olduğunu anlamam ve bla bla bla..
bakın ve unutun bunu,
okumayın bile bundan sonrasını daha önemli bişey yok.
peki madem siz istediniz..
..
..
..
sadece durmuş olmak için bile durmak güzel tüm kelimelerinin yanında.
içinde cümlelerinin, yada herhangi bir hikayesinde bir gün anlatılacak birisi olma düşüncesi bile beni, sadece var olmak için değil, gerçekten ne olduğumu anlamam için ve anladığım herşeyin aslında unutmaya çalıştıklarımdan çok, hatırlanacak hatıralar olması için bakmaya devam etmiş olmam duygusuna kapılmama neden oluyor, ama ben yinede, sadeece bir şekilde, baktığı her yerde belki, yada düşlediği bir hikayenin kahramanlarından biri olarak, yada -bu başrol olmasa bile- durmak için sadece yürünecek ne kadar uzun yol varsa yürüyorum yorulmamak kaydıyla ve asla yolun sonunun nereye varacağını düşünmeden.
"bak gördünmü damiştim noktasız uzun cümleler yazıyorum diye."
peki ne oldu şimdi. size okumamanız konusunda öneride bulunmştum ama.. inanın bundan sonrasında hiç bişey yok.
sadece siyah beyaz bir film izledim, bi gün anlatırım..
05 Haziran 2009 Cuma
insanın çilleri hiç değişmez..
gözlerim acıyordu. onu her gördüğümde, her sesini duyduğumda, her yanımdan geçişinde içimde birşeyler o kadar güçlü yer değiştiriyorduki, bu utanılacak bir duygu olmalıydı. benden uzakta dururdu hep ve birşeyler dediğinde hızlı adımlarla yanına yanaşırdım. amacım onun ne dediğini duymaktan çok, ona yakın olmaktı. iyice yaklaşır ve dikkatli şekilde dinliyormuşum gibi yapardım. ama her seferinde tekrar soracak bahaneler üreterek ayrılırdım yanından, ki tekar yanaşıp birşeyler sorabiliyim. bir gün, gelmedi, ertesi günde, ve diğer hiçbir gün yoktu. birden bire gelmemişti. birden bire gider insan oysaki, ama o birden bire gelmemişti. ilkokuldaydım ve zaman geçmek bilmiyordu. bir türlü büyüyemiyordum.
-----------------
zor uyandım ve unuttuğum birşeyler olduğu düşüncesiyle evden çıktım. tahmin ettiğim gibi oldu. unutmuştum. insan birşeyler unuttuğunda aslında kendisini kötü hissemesinin nedeni, unuttuğu şeyi hatırlayamamak değil, hatırladığında zamanın geçmiş olması. zamanın içinde kayıp noktalardır unutma anları. unutursunuz ve birşeyler kaybolur. zaman o anda kayıp noktaları yutar. kendinizi atari oyununda bir canı gitmiş mario gibi hissedersiniz. evden çıktığımda hatırladığım şeyin evle ilgisinin olmaması bir nebze de olsa rahatlatmıştı ama, yinede daha erken hatırlamış olmak iyi olabilrdi. ulaşım denen zaman kayıplarından birisinde daha ömrümden giden dakikaları mp3 çalar eşliğinde harcadıktan sonra, bankanın kapısından içeri girdim. içerdeki bekleyen müşteri sayısı ile sıradaki müşteri sayısı arasında her zamanki gibi fark vardı ama ben "nerede bu insanlar, nereye saklandınız, çıkın saklandığınzı yerden" diyemeden beklemeye devam etitm. peş peşe geçen numaraların ardından bankoya "evet bende o sıradan gelen herhangi bir müşteriyim ama bana iyi davranın ve sorun çıkartmayın. bakın iyi günler gülümsememle size geldim" tavrını takınmış olarak yanaştığımda değil ama, yapmam gereken işlemi söyledikten hemen sonra, ve hafif bir sırt ağrısını belirten hareketinin ardından bana imzaladığı makbuzu verirken tekrar gülümsememle ve ödediğim vergilerimle ona olan borcumu ödediğim duygusunu hissettiğimde farkettim yaka kartındaki adını. gözlerinde hala aynı ince gülümseme, çekik bakışları, düz saçları ve hiçbir fondotenin kapatamayacağı çilleri ile bana makbuzumu uzattı. aldım, ikiye katladım, arkamı döndüğümde bir sonraki sıra numarasının elektronik sesi yankılandı ve ben aniden dönerek, "benim eksik bişeyim kalmadı değilmi, sonra hata olmasın" diyerek bir bahane daha üretmeye çalıştım ona biraz daha bakabilmek için. büyümüştük, belki evlenmiştik, belki boşanmıştık belki intiharın eşiğinden dönmüştük. ama o çilleri ve gözlükleriyle bana "bir sorun yok işleminiz tamam" dediğinde ilkokul sırasında, yeşil, sert, defteri yırtan silginin boyna aslı ipinin acısını bir an ensemde hissettim. dışarı çıktım ve tam kapının önünde bir adamla çarpıştım. önüme bakmamı söyledi. bende sözünü dinledim ve önüme baktım.
-----------------
zor uyandım ve unuttuğum birşeyler olduğu düşüncesiyle evden çıktım. tahmin ettiğim gibi oldu. unutmuştum. insan birşeyler unuttuğunda aslında kendisini kötü hissemesinin nedeni, unuttuğu şeyi hatırlayamamak değil, hatırladığında zamanın geçmiş olması. zamanın içinde kayıp noktalardır unutma anları. unutursunuz ve birşeyler kaybolur. zaman o anda kayıp noktaları yutar. kendinizi atari oyununda bir canı gitmiş mario gibi hissedersiniz. evden çıktığımda hatırladığım şeyin evle ilgisinin olmaması bir nebze de olsa rahatlatmıştı ama, yinede daha erken hatırlamış olmak iyi olabilrdi. ulaşım denen zaman kayıplarından birisinde daha ömrümden giden dakikaları mp3 çalar eşliğinde harcadıktan sonra, bankanın kapısından içeri girdim. içerdeki bekleyen müşteri sayısı ile sıradaki müşteri sayısı arasında her zamanki gibi fark vardı ama ben "nerede bu insanlar, nereye saklandınız, çıkın saklandığınzı yerden" diyemeden beklemeye devam etitm. peş peşe geçen numaraların ardından bankoya "evet bende o sıradan gelen herhangi bir müşteriyim ama bana iyi davranın ve sorun çıkartmayın. bakın iyi günler gülümsememle size geldim" tavrını takınmış olarak yanaştığımda değil ama, yapmam gereken işlemi söyledikten hemen sonra, ve hafif bir sırt ağrısını belirten hareketinin ardından bana imzaladığı makbuzu verirken tekrar gülümsememle ve ödediğim vergilerimle ona olan borcumu ödediğim duygusunu hissettiğimde farkettim yaka kartındaki adını. gözlerinde hala aynı ince gülümseme, çekik bakışları, düz saçları ve hiçbir fondotenin kapatamayacağı çilleri ile bana makbuzumu uzattı. aldım, ikiye katladım, arkamı döndüğümde bir sonraki sıra numarasının elektronik sesi yankılandı ve ben aniden dönerek, "benim eksik bişeyim kalmadı değilmi, sonra hata olmasın" diyerek bir bahane daha üretmeye çalıştım ona biraz daha bakabilmek için. büyümüştük, belki evlenmiştik, belki boşanmıştık belki intiharın eşiğinden dönmüştük. ama o çilleri ve gözlükleriyle bana "bir sorun yok işleminiz tamam" dediğinde ilkokul sırasında, yeşil, sert, defteri yırtan silginin boyna aslı ipinin acısını bir an ensemde hissettim. dışarı çıktım ve tam kapının önünde bir adamla çarpıştım. önüme bakmamı söyledi. bende sözünü dinledim ve önüme baktım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























